lundi, décembre 28, 2009

ayni nakarat

15ème , aysecancan, bscancan, baarcancan ve dikta..

kimi yükseklerden uçuyor
kimi kimi yükseklerden
kimi gerçeklerden kaçıyor
kimi kimi gerçeklerden
kimine bir haller oluyor
kimi hep bir şeylere takıyor
kimi kimi densiz kimi denli

açıyor gülleri birinin
açıyor gülleri
çalıyor zilleri birinin
çalıyor zilleri
etekleri

aynı nakarat hep aynı aynı
yarısı bayat hep aynı aynı
yarısı hayat aynı nakarat
anlat anlat...

kiminin öfkesi yangın
kiminin tövbesi
kiminin gözleri baygın
kiminin sözleri
kimi hep muzur işlere bayılır
kimi her gün bunalım takılır
kimi kimi telsiz kimi telli

tantana var iş yok
gürültü var ses yok
sureti var aşk yok
görüntü var renk yok

dimanche, octobre 11, 2009

dimanche, septembre 20, 2009

Üçüncü köprü yapılmamalı, çünkü...

"Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi Başkanı Erhan Demirdizen’den, şehrin ihtiyaçları ve doğurucağı sonuçlar çerçevesinde üçüncü köprünün yapılmaması için 10 neden saymasını istedik. Sonradan 10 maddeye sığdırmaya zorlandığını, bir 10 tane daha sayabileceğini söyledi...
1. İstanbul’un ulaşım sorununda öncelik Boğaz geçişi değil. Toplam trafiğin altıda biri Boğaz’ı geçiyor, altıda beşi yakaların içinde dolaşıyor.
2. Boğaz geçişi için ideal çözüm, yüksek yolcu kapasitesi nedeniyle Marmaray metro tüneli.
3. Bu köprü, Boğaz geçişini karayolu taşımacılığına bağlı hale getirdiğinden, her iki yaka arasındaki otomobilli ulaşım hacmini daha da artıracak. Dolayısıyla, yapıldığı anda trafikte yarattığı rahatlama geçici olacak, birkaç yıl için dördüncü köprüyü daha yakıcı bir gündem haline getirecek.
4. Ulaşım sorununu kalıcı ve yeterli düzeyde çözemeyeceği halde, maliyeti yüksek olacak. Yap-İşlet-Devret modeliyle yapılacak olması, bütün yapım maliyetinin kısa bir dönem içinde topluma fatura edilmesinden başka bir sonuca yol açmayacak.
5. Bağlantı yolları nedeniyle yeni alanları yerleşilebilir duruma getirecek. Bu ivmeyle kent kuzeye doğru yayılacak.
6. Kentin kuzeye doğru yayılması, yaşamsal önemdeki orman alanları ve içme suyu havzalarında kaçak yapılaşma baskılarını artıracak.
7. Kuzey ormanları ve içme suyu havzalarındaki yapılaşma eğilimi, İstanbul’un nüfusunu 25 milyona kadar çıkarabilecek. İstanbul’un kontrolsüzce büyüyen nüfusuyla Karadeniz sahillerine kadar yayılması, kenti tümüyle yaşanmaz duruma getirecek.
8. Boğaziçi’nin nispeten korunabilen kuzey kesimleri de kaçak yapılaşma nedeniyle kimliğini koruyamaz duruma gelecek.
9. Üçüncü köprünün söylentisi bile baş edilemez bir emlak spekülasyonuna neden oluyor. Belirli zamanlarda farklı güzergâhların gündeme getirilmesi nedeniyle bu emlak spekülasyonu epeyce geniş bir bölgede yapılıyor.
10. İstanbul’un 1990’lı yıllardan beri yapılan hiçbir planında üçüncü köprü yer almıyor. Aksine, 1997 yılında İBB tarafından yaptırılan Ulaşım Planı’nda önceliğin tümüyle metro yatırımına verilmesi öngörülüyor. Bütün ulaşım verileri yüksek yolcu kapasiteli metro yatırımlarını gerektirdiği ve İBB bu plan doğrultusunda yatırımlarını sürdürmeye çalıştığı halde, karayolu taşımacılığını öne çıkaran üçüncü köprüyü yapmak yeni plansız sonuçların ortaya çıkmasına zemin hazırlıyor."

vendredi, août 14, 2009

Amnon Kapeliouk

"
Amnon Kapeliouk était un journaliste de race comme il en reste peu, habité par son métier, interrogeant sans cesse, prenant note de chaque détail, fureteur, charmeur, indiscret, bref, un investigateur inlassable. Il était persuadé que la fonction — sociale, civique, démocratique — du journaliste consiste toujours, par le dévoilement d’informations dissimulées, à mettre au jour la vérité. Celle-ci étant trop souvent cachée, occultée, travestie par les pouvoirs.

...

Sans aucun protocole, Arafat se dirigea directement vers Amnon et le serra avec respect et affection dans ses bras. Ils s'isolèrent dans un coin de la pièce et entamèrent immédiatement une longue conversation en arabe. Kapeliouk parlait, expliquait.Arafat écoutait, questionnait. "De quoi avez vous conversé pendant si longtemps?, demandai-je à Amnon, dès son sortie. On avait l'impression que tu lui faisais un exposé sur la géopolitique planétaire. -Pas du tout!, répondit-il en s'esclaffant. Il voulait juste savoir si l'équipe de footballde Sakhnine* avait des chances de remporter la Coupe D'Israêl!"
...


Sakhnine* : Le club, basé à Sakhnine, ville arabe de Galilée, a effectivement remporté la Coupe d'Israël de football en 2004. C'était la première fois qu'un club d'une ville arabe israélienne - dont les joueurs sont de confession juive, chrétienne ou musulmane- remportait la Coupe."

Monde Diplomatique, Aoüt 2009, par Ignacio Ramonet

mastika

cingenelik kanimda var

jeudi, août 13, 2009

kendimi kontrol edemiyorum butun cinler tepemde saka yapmayin dostlar bugun biraz var bende

allah allah yine beni buldular demek istiyorum ama acikcasi pek de diyemiyorum.. cunku herkes soruyordu (ozellikle de eski is arkadaslarim) : "mastika bak lutfen ilk kavgani ettigin gun sirkette bizi ara, kutlayalim, lutfen bizi bu bombalardan eksik birakma....."

daha onlari arayamadim ama kritigini hemmen yaptik b.s. ve cakmaktasla hihihi :)

simdi bilirsiniz her sirkette her cinsten insan bulunur.. ben bu yeni is yerine her gun cok sakin cok yoga sekilde gitmeye caba sarfediyorum bi aydir. ehh tecrubeliyiz.. neyse.. dun geldi aralarindan bitanesi, kocaman devasa boyutta ki yaziciyi yanima koyuverdi. allah allah simdi yeni geldik sirin sirin gorunuyorum diye de somurulmez ki insan..bizim bolum yazici istemis, digeri uzaktaymis etc etc.. prizde bi tek burda varmis, adama dedim ki "ben bunun gurultusunden rahatsiz olurum". hakkaten olucak is degil, simdi bi kere taktim ya zaten, ben artik o calismasada onun gurultusunu duyarim basim falan da sabah 9'u 20 gece agrimaya baslar. Tabii bana dokunmayan yilan bin yasasin kivaminda herkes, aralarindan bi tanesi "neee?? gurultu mu??" diye siritti..simdi uzun uzun ben de ona soyle dedim o soyle cevap verdi diye uzun uzun yazmayacagim. Ama diktator mastika (b.s oyle oldugumu dusunuyo) bu savastan da galibiyetle cikti hahhahahaha.. evet bu bir savasti ve ben kazandim. o yazici simdi arkalarda bi yerde, yarin sabah da erken gidip ise, yerini degistirdikleri cicegimi yanima koyacagim :))

lundi, juin 29, 2009

ZEYBEKIKO

yıldızları say,
şu yıldız
aşkın kurşuna dizilişidir
öteki
ölümün çarmıha gerilişi
ve
o ilerde hiç konuşmayan
susuşun üvey yıldızı.

solgun,
yanıp sönen düşmanlıkların
bir gün olmayacak düşmanlıkların
olmayacak mitralyözlerin
barikatların
tutuklu kamplarının
ve tel örgülerin parlak yıldızı.

sana sesleniyorum,
sesimi duy beni anla.
bir batık gemiden esen deli rüzgarla
geldim yanına senin,
deli rüzgarla.


yağmurda kararmış,
adları okunmayan kırılmış mermerleri,
yosun bağlamış sarıkları,
harçları bilemem hangisindedir
yitirilmiş gömüt taşları
karların altındadır.

ilkyaz gelince sürgün açar ölülerimiz yan yana.
aynı topraklarda.
kalkar horon teperler ve sirtaki.
giritten dedem seslenir
foçadan senin deden
ilkyaz gelince
aynı taştan evlerde aynı at arabalarına binip
verirlerdi aynı selamı
aynı gelinciklere
ve aynı suların şarkısıyla.

hey takis petrulas yıldızları say
yoksa bir yıldız da sen ekle
ben senin dostunum.
hey behçet aysan yıldızları say
yoksa bir yıldız da sen ekle
ben senin dostunum.

solgun, yanıp sönen yıldızların
yıllar sonra yine sabaha karşı yine böyle bir ağaç hışırtısı
saat 03'ü vurduğu zamanlar bana bu şiiri yazdırdı.
saatin 03'ü vurduğu zamanlar iki yüreğim birden vardı.


ya batık bir gemi ya bir deniz feneri.




1985 eylül, 1986 temmuz Ankara

Behçet AYSAN

sivas 93


dimanche, juin 21, 2009

gidiyorum

hayatimda ki ilk istifa dilekcemi verdim gecen hafta.

gidene kal demek, demeye calismak allahin emri sirketlerde. beni ilanlara bakmaya zorlamissiniz bir kere, cv mi update ettirmissiniz, motivasyon mektubu yazdirmissiniz, mulakatlara girdirmissiniz.. niye kalayim pardon? madem iki uc ay once istediklerim normaldi, zaten yerine gelecekti, niye onlar iki ay once degil de simdi?

no no no.

au revoir au revoir..

mercredi, mai 27, 2009

un certain Frédéric Lefebvre..

Frederic Lefebvre diye biri..
UMP'nin sozcusu.. Elysée'nin sesi sayilir..Vay anam vaaaayyyyy diyesim geliyor su sarkici kiz gibi.. Son olarak yine kendisinden epey "ileri seviyede dangalak" diye bahsettirdi.. Gundemimize oturdu. En azindan benim.

Yeni bir duzenleme teklifinde bulunuyor meclise, (turkcesini tam hatirlayamadim zaten uygulanmiyor da caaaanim ülkemde --> ) hastalik iznine ayrilan, dogum iznine ayrilanlar icin diyor ki; "ilerleyen teknoloji sayesinde, artik evlerinden de calisabilirler ve calismalilardir da". Hangi doktor bu ulkede calisabilecek durumda olana evde kalma izni veriyor? Yeni dogum yapmis bir anneye zaten sayili gunler veriliyor, kadin bide evinden calisacakmis. Sen yasayi boyle degistirdin, sanki bu calisanin eline mi kalicak? Kim karar verecek calisabilir calisamaz diye? Ya bu adamlar nasil bir dunyada yasiyorlar anlayabilmis degilim.

Neyse haberini aldik reddedilmis teklif. Ama boyle bir onergeyle gelebilmek eskiden .öt isterdi bu ülkede.. Simdi sinirlardan vizeli adami geri ceviriyorlar.. Ya da Turkiyeden inen yolcular 2 kez kontrolden geciyor mesela.. Yeni icatlara bayiliyor bu sarko..

vay anaammmm vaayyy

lundi, avril 27, 2009

AZICIK VICDAN YOK MU?

Can Dundar'dan tepki hemen geldi

"Azıcık vicdan lütfen!
27 Nisan Pazartesi 2009


İstanbul’un göbeğinde başı kesilerek katledilen 17 yaşındaki kızın ölümünü 54 gündür aydınlatamayan Emniyet’in başındaki isim Celalettin Cerrah...
Kendisini Ayşe Arman arıyor:
“54 gündür aileye neden bilgi verilmediğini” soruyor.
Cevap:
“Ekiplerimi onlara yollamadığımı nereden biliyorsunuz?”
“Çünkü onlarla konuşuyorum” diyor Ayşe...
Cerrah soruyor:
“Kızlarını neden takip etmediklerini de söylediler mi size?”
Şaşırıyor Ayşe:
“Nasıl yani” diyor.
Bundan sonraki cümleler en hafif tabiriyle utanç verici:
“Sizin kızınız olsa, kaçta eve gelmesini istersiniz? Gece erkek arkadaşının evinde geç saatlere kadar kalmasına izin verir misiniz?”
* * *
Buna verilecek tek cevap var:
“Sana ne?”
Cerrah’ın görevi katili bulmak...
Mağdur aileye çocuk eğitimi hesabı sormak değil...
Kaldı ki Ayşe’nin röportajı, ailenin, kızlarının attığı her adımdan haberdar olduğunu ortaya koyuyor. Her toplumda genç kızları öldürüp testereyle kafasını kesen sapıklar çıkabilir.
Mağdurun fakir, şüpheli ailenin zengin olduğu her toplumda adalet, işi ağırdan alabilir.
Ama hiçbir uygar toplumda polis şefleri yas tutan bir aileye pedagoji dersi vermeye kalkmaz. Kalkarsa da bir daha o koltuğa oturamaz.
Onu orada tutmaya ne cemaat aidiyeti yeter, ne de politika desteği...
* * *
Cerrah’ın ilk vukuatı da değil bu:
Daha önce Hrant Dink katledildiğinde, ancak mahkemenin varabileceği hükmü aceleyle vermiş, “Bu cinayet örgüt işi değil, milliyetçi duygularla yapılmış” hikmetinde bulunmuştu.
Daha sonra cinayetin arkasında örgüt çıkmasından hiç rahatsız olmadı.
Hükümet’in Lübnan’a asker gönderme kararını protesto eden 4 göstericiye tekme tokat linç girişiminde bulunulduğunda ne demişti Cerrah:
“Vatandaşlar haklı olarak tepki göstermişler. Güzel bir tepki...”
Emniyet’ten onaylı “güzel tepki”ler ağırlaşarak sürdü, ama bu linç kampanyasından Cerrah hiç suçluluk duymadı.
Konu silaha gelince de demişti ki:
“İlkokuldan beri ateş etmeyi öğretirim çocuklarıma... Ateş etmek rahatlatır insanı... Patlayan tabanca sesi huzur verir bizim gibilere... Stresini alır...”
Biz hiç bu eğitimin muhtemel sonuçlarını soramadık Cerrah’a...
Kaç silahşor, stres atarken masum kanı dökmüştü; bilemedik.
* * *
Fransa’da trafik hata puanı dolduğu için ehliyetine el konulanları yeni ehliyet için sil baştan kursa yollamadan önce, bir süre trafik kazazedelerinin yattığı hastanelere çalışmaya gönderiyorlarmış; yaptıklarının anlamını daha iyi kavrasınlar diye...
Acaba katili bulamayınca mağduru suçlu ilan eden bazı polis şeflerini de kurban ailelerinin yanına yollayıp terapiye mi almalı?
Acılı baba, 3 Mayıs’ta katil zanlısının evine koyacağı siyah çelengi, asıl İstanbul Emniyetine mi bırakmalı?
İnanın şüpheleniyorum artık:
Acaba kimse kızını evden çıkarmasın, çıkaranlara da ibret olsun diye mi katilleri bulmuyorlar?
Yoksa vicdan sahibi bir insan, 17 yaşındaki kızını, başı gövdesinden ayrılmış halde çöpte bulan bir aileye, “Siz de kızınızı takip etseydiniz” diyebilir mi?
Azıcık vicdan istiyoruz; birazcık vicdan...
Çok mu?
Yok mu?"

56 GUN OLDU TIK YOK

Ayse Arman iki gundur Munevver Karabulut'un cinayeti uzerine roportajlar yapiyor. Buraya hepsini aktarmadim, dosyanin devami asagidaki linklerde.

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=11514950&yazarid=12&tarih=2009-04-26

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/11519226.asp?yazarid=12&gid=61&hid=11519765


"İstanbul Emniyet Müdürü CELALETTİN CERRAH

Anne babanın dışarıda olma sebebini bana değil hakime soracaksınız!


İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah'ı defalarca aradım. Defalarca. Artık utandım, o kadar çok. Tutturuk bir şekilde. Sürekli özel kalemine mesaj bıraktım. Çok yoğun bir gündemi olduğu için bana geri dönmesi tam 12 saat sürdü.

Hayalim, onunla uzuuun bir röportaj yapmaktı.

Bırakın röportajı, bu cinayetle ilgili beyanat bile veremeyeceğini söyledi.

"Aileyle, uzmanlarla görüşün ama polis olarak size bu konuda yardımcı olamayız" dedi. Sebebi, cinayetin hazırlık tahkikatının devam etmesiymiş. Şu an söyleyeceği herhangi bir şey davanın seyrini etkilermiş. Özel ekipler kurulmuş, polis elinden geleni yapıyormuş.

"Ama kamuoyunda farklı bir kanı var" dedim.

"Ne gibi?" dedi.

"Eğer Münevver bir aşçıbaşının kızı değil de, Sabancı, Koç gibi bir ailenin kızı olsaydı, Cem Garipoğlu çoktan yakalanırdı."

"Alakası yok" dedi,

"Bunlar bizi etkilemez!"

Çatı katı faillerini örnek verdi.

"Onları da yakalayan biz değil miydik? Eğer polisimiz, son sürat konteynerin içindeki cesedi bulmasaydı, evdeki kan izlerine ulaşılamayacaktı. Delil- melil kalmayacaktı. Biz üzerimize düşeni yaptık, gayet seri ve hızlı davrandık."

"İyi ama" dedim, "O kan izlerine rağmen, anne baba dışarıda. Neden?"

Derin bir nefes aldı ve şöyle dedi: "Onun sebebini bana değil, bir zahmet hakime soracaksınız!"

"54 gün oldu aileye bilgi verilmiyor. Neden?" dedim.

"Ekiplerimi onlara yollamadığımı nereden biliyorsunuz?" dedi.

"Çünkü onlarla konuşuyorum" dedim.

Birden şöyle tuhaf bir şey söyledi: "Kızlarını neden takip etmediklerini de söylediler mi size?"

"Nasıl yani?" dedim.

"E takip etselermiş kızlarını" dedi.

"Ama" dedim "17 yaşındaki bir kızı sürekli kontrol edemezsiniz ki!"

"Sizin kızınız olsa, kaçta eve gelmesini istersiniz? Gece erkek arkadaşının evinde geç saatlere kadar kalmasına izin verir misiniz?"
gibi tuhaaaafffff ahlakçı bir muhabbete dönüştü konuşma.

Aile fazla serbest davranırsa, kızlarının bir erkek arkadaşı olmasına ses çıkarmazsa, o da onun evine girip çıkarsa, kafasının testere ile kesilmesi normalmiş manası çıkabilecek mini bir sohbet.

"Münevver'in anısına bir konser düzenlense ve geliri Emniyet güçlerine aktarılsa hoşunuza gider mi" dedim.

"Tabii ki hayır!" dedi, "Polis, failleri para alıp buluyor, derler."

İtiraf etmeliyim ki, o anda polis teşkilatının da baskı altında olduğunu hissettim.

Sonra, "Siz Dubai'desiniz değil mi?" dedi.

"Evet" dedim heyecanla, "Atlayın yarın gelin, yüz yüze konuşalım" diyecek zannettim.

Ama öyle demedi.

"Devletin telefonuyla daha uzun Dubai ile konuşamam" dedi.

"Çok haklınız, özür dilerim, bana yazsın" dedim, "Ben sizi arayayım..."

"Yok zaten bu konuda söyleyebileceğim daha fazla bir şey yok. İyi geceler!" dedi.

Ve kapattı.

İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah'la, 12 saat, işte bu konuşmayı yapabilmek için beklemiştim.

Yine de kendisine teşekkür ederim, en azından telefonuma çıktı..."


insanin bogazi dugumleniyor..

mardi, avril 21, 2009

IK, HIYERARSININ IKI YÜZÜ

insan kaynaklari, hiyerarsinin iki yüzü.
is, staj... icin basvuruyorsunuz, finans, lojistik, pazarlama etc etc dalinda olsun. Genellikle buyuk sirketler sizin ilk mulakatinizi a.q. Insan Kaynaklari servisiyle gecirmenizi isterler ki, "allahin" "zencisi", "cirkini", "siskosu", "arabi" ile yuz yuze gelmesinler. ama ayni zamanda boyle insanlar gelsinler ki ne kadar 'acik bir sirket' olduklari gorunsun.cv'ye fotograf istemiyoruz biz derler, ama isminiz muhammed ise, cv'nin ustune kod yazarlar. hadi isminiz, clara, resminiz yok cv'de, fransizsiniz da; orda yaziyor uyruk fransiz diye. fakat mulakata girdiniz, aaaa fransizsiniz ama metropolden degilsiniz. adalardan gelmissiniz, martiniklisiniz, reunionlusunuz, tahitilisiniz.. bir kod daha yediniz. ama isminiz bir yahudi ismi olsa, bir kod daha, insan kaynaklariyla mulakata girmeden direk basvuru yaptiginiz departman yetkilisiyle mulakata girersiniz.

bu insan kaynaklari orda sadece sizi dininize, cinsinize, giyim kusaminiza, isminize, tipinize gore ayirim yapmak icin vardir. yoksa eger zaten koskoca sirketlerin onlarca departmani varsa, sizin kapasitenizi, bilginizi o dallamalarin sinamasi imkansizdir. o dallamalar anca 3 kotu yaniniz nedir, neden bizle calismak istiyorsunuz, motivasyonunuz nedir diye, baska sirketlerde sizi ariyor mu diye cinnetlik sorular sorarlar.. burdan sonra artik ik ile ola ki bir mulakata girersem, bu dallama sorular karsisinda anarsist yaklasimlar gosterecegimi burdan duyuruyorum.

sesimiz her yere vursun. (bici isitiyor musun??)

mardi, avril 14, 2009

lundi, avril 06, 2009

günlük//

Turkiye'nin bir suru katliamina imza atmis Yazicioglu'nun olumu, Mart secimleri adi altinda da sandik, pusula, sayim skandallarina iliskin iki uc cumle ciziktirecektim ki, bahar geldi, yaz geldi paris'e. Gunes acti, mideme giren agrilari biraz azaltti. cuma erken yatip ertesi sabah yuzmeye gidecektim, cumartesi erken yatip ertesi sabah tenis oynayamaya calisacaktim. hic birini yapamadim. bugun ise gelmeyip valilikte ki bir suru isimi halledecektim onlar da olmadi. Gunes acti mutluyum, sefim gunes ustune insanlar sapkin oluyorlar diyor. beni mutlu ediyor valla. bi kere gunes giren eve doktor girmez. sabah actik panjurlari, deezer'dan da koydum sooyle bir guzel iki album, bir bucuk saatte ciktim evden. metroda kendime bir suru plan yaptim, yine sziget festivaline gitsem mi acaba diye.. budapeste guzel sehir.. prag'a da gidebilirim, bir hafta sarp'in yanina ispanya'ya mi gitsem acaba diye dusundum, dusundukce gitmis oldum, mutlu oldum.

Alain bana kirmizi bir domuz kumbara hediye etti bu sabah. o kadar sirin ki, insan icine para atmaya kiyamaz. bide calismaya basladiktan sonra paranin degeri nasil da cabuk unutuluyor, kendime gore bir suru sacma sapan harcama.

Yolanda sayesinde de ispanyolcaya geri basladim.

farkettim ki su an tam gunluk yazar gibi olmusum.
bitiriyorum o yuzden.

lundi, mars 30, 2009

diana f+

is yerinde cok buyuk isler basardigim icin :) sefim bana muhtesem bir diana f+ hediye etti. lomo ailesine ait olan bu oyuncak fotograf makinesiyle bakalim nasil kareler ortaya cikacak. 120'lik filmimizi taktik, hatta bitti ve sardik bile, yarin gidip verecegim. is yerindekiler benden daha heyecanlilar sonuclar icin. en guzel fotoyo da mastika odulu verecegim hohoho...

dimanche, mars 15, 2009

cakmaktas gidince..

cuma oglen yemek molasinda 'bu aksam bol aktiviteli biseyler yapmali, paris gecelerine akmali' diye dusunup cok cilgin arkadaslarimi aradim, dedim 'gelin yemek yeriz soora da kendimizi cristal'e atariz'. cok mutluyuz falan,kiz kiza cok eglenecegiz, ortamlari yikacagiz falan, gecen haftadan tecrubeliyiz..

7.30
yemek hazirlanirken suraya gidelim, ordan cikip onlarin yanina gideriz, olmazsa sunlari buluruz orda, evet evet onlara da ayip olmasin oraya gitmeyelim de onlarin yanina gidelim, olasilik ustune olasiliklar..
sofrayi hazirliyoruz, bi yandan da paso saate bakiyoruz, iste su vakit cikariz, son metroyla doneriz, yok son metroya yetisemeyiz, bisikletlerle doneriz, yok hava soguk taksiye bineriz en kotu..orada cok uzak cok tutar simdi, neyse bakariz..
yemek yiyoruz, nerden nasil acildiysa psikoloji ustune konusmaya basladik, onceden de cok atesli tartismalarimiz olmustu, barlarda falan boyle cilgin cilgin cok entel muhabetlere girmisligimiz vardir ayni kadroyla.. arada sirada da diyoruz ki yaa birakalim simdi bu konulari biliyoruz soora yapisip kalacagiz masaya..tamam diyoruz, bi yudum sarap, 'son bisi daha diycem soora kapatalim', bi yudum sarap, bi sigara, 'bisi demeyi unuttum' saatlerce bu boyle uzadi..laf lafi acti,hz muhammed, putin ve sarkozy de konugumuz oldu..

11.00
biri banyoya gidiyor, makyaj yapiyor, geliyor hadi diyor, digeri gidiyor, ruj suruyor, geri geliyor konu devam. ben gidiyorum gozlerimi boyuyorum geri donuyorum, konu devam.

00.30
yine ayni sey, giyin suslen o kadar, kal masada. kendimize susleniyoruz paso.hep boyle ya.

ben bu durumdan pek bi memnunum aslinda..


--

dun aksam, hadi dedik bu aksam biseyler yapalim ama cikalim yani sokaklara bu sefer.
7.30 yemek masasindayiz.
11.30 fransa turkiye kultur catismalari. bu sefer jack lang var masada, baska kimler var.. kuantum fizigi falan geldi bi ara selamladi gitti, ben bisi anlamiyorum cunku :) .. yemek bitti, biri makyaj icin banyoya, ruju gordun mu bulamiyorum, ruj aradik, o elbise olmadi lan yaz mi geldi, yaa ne topuklu ayakkabisi ya deli misin, giy babetlerini cikalim hadi, pudra nerde? nereye gidelim, chez georges'a mi, yaa bastille'e gidelim, yok cok uzak nasil donucez, bisiklete bineriz, yok cok uzak olur hem de soguk, taksiye binelim, yok cok tutar, o zaman suraya mi gitsek acaba? bu arada ay basim cok donuyo, o zaman tekila icelim, hadi atin siz ben icmem, koy koy depeche mode koy. koy cilgin bisiler, hadi icin sunlari da gidelim. aaaa uyumus bile kanepede, hadi ya kalkin cikalim yaaa..

ciktik, yuruye yuruye gideriz, iyi gidelim.
girdik bi yerlere, 2 saat ya durduk ya durmadik, eve mi gitsek ya?

hadi kalkin gidelim. yuruye yuruye eve donuyoruz.. bizle beraber kimler kimler yurumuyo..


haftaya cok iddialiyiz, disarida bulusucaz.

lundi, février 23, 2009

sade vatandas Kamer Genc

ara sira izleme firsatim oluyor da oturup Okancigimi izliyorum. Cirkin sey, gun gectikce daha da sirin oluyor. Ya da programini sevdigim icin bilemiyorum simdi.

Bu aksam da Tunceli bagimsiz milletvekili Kamer Genc vardi. Vallahi helal olsun demeden gecemeyecegim kendisine. Kabul ediyorum ki kendisi cok ilginc bir kisiliktir, sagda solda acayip cumleler kurar, biraz cingenemsi bir uslubu vardir ama bize de bu yakisir, ama gercek ki, su koskocaman Mecliste hakikaten tek basina herkesten cok muhalefettir kendisi.

Bu aksam yine bunu gordum, kendisine sempati duyuyorum gercekten. Umarim Tunceli'ye kamyon kamyon tasinan secim rusveti akp'nin bi taraflarinda patlar ve Tunceli halki "sefam olsun" diyerek o camasir bulasik makinelerini kullanir ama ayni zamanda da akp'ye zirnik oy vermezler.

mercredi, février 04, 2009

MuSic HoLe



kendisi cok odullu Camille Dalmais'den daha once kisaca bahsetmistim. Ama daha cok "le fil" albumunden. Sefim yok su siralar, kimseye de bulasmak istemiyorum buroda, o yuzden yine sardirdim music hole dinliyorum surekli. evet biraz aksama dogru beynim hakkaten sikiliyo ama obur turlu sinirli bir insan olacagim (cunku hic degilim hahaha). evet anladiniz, cok sempatik insanlarla calisiyorum ayni zamanda ;)

neyse albumun butun sarkilarinda beatbox buluyoruz. hatta artik o kadar cok dinlemisim ki o sesler aynen cikiyor, hatta bazen kafama takiliyo, yatarken falan o sesleri cikarip anca rahatliyorum. hele bir sarki var ki 'home is where it hurts' girisinde ki dImdImdIdImdIm seslerini surekli yapiyorum. rahatliyor olsam gerek hakkaten. bi de sarkinin sonuna dogru kisik sesle, anahtarlari koydugun yerde kapana kisildin falan gibi mesajlar veriyo.. neyse bu kisim cok uzun ve karmasik. uzaklasmayalim.

bu albumu dinledikce turuncu elbisemi ve kahverengi sandaletlerimi ayagima gecirip, istifa dilekcemi verip, pilimi pirtimi toplayip new york'a gitmek istiyorum. Cok garip, halbuki hic amerika ruyam yoktur oyle ama albumle o kadar ic ice olmusum ki sanki oralara gidip o devasa binalarin arasinda kaybolmam lazim. Garip.

dimanche, février 01, 2009

yapma kardesim ya 2

en son siyahlarla beyazlar maceramizdan sonra eve bir makine almaya karar verdik, ertesi gun gidip aldik. ohh be dünya varmis neydi o oyle git camasirhanelere illet illet pis pis. neyse efendim, oyuncak degil ya bu, ben herseyi üstlendim. siyahlarla beyazlar yikanmaz ayni tamburda falan diye siksik etmekteyim. bir böbürleniyorum ki sormayin, dünyalari kurtaracagim nerdeyse.

siyahlari koydum. aradan bi 40dakka falan gecti, dereceyi ayarlamadigimi hatirladim. otomatik 90 derecede kalmis program. orda 90 sayisini görmek burdan anlatilmaz, hakikaten yasanilasi bir durum. hemen durdurdum, soguk programa gecirdim ama...
cakmaktas sabirsizlikla ellerini ovusturuyor, boyle bana carcarcar konusacak ya nasil mutlu.."en sevdigim siyah pantalonum gitti, en sevdigim siyah tisörtlerim gri oldu, artik giyemem, pijama niyetine mi kullanayim" diye sayip duruyor..
sonra ayar da vermeyi ihmal etmiyor, "ben sen degilim, oyle bi iki kiyafet renk degistirdi diye vikvik etmem" diyor ama aradan bir gün geciyor yine dirdir..

cakmaktasin bi iki pantalonu biraz (gercekten biraz) renk degistirmis oldu. ama tabii beyazlardan griye gecis tonu gibi degildi. ehh tahmin edersiniz sizde.. hem o makinede benim de siyah tisörtlerim vardi, bakin hic anlatmiyorum onlari.

lundi, janvier 19, 2009

mardi, janvier 13, 2009

kendi kendinin doktoru

-10°lerde millet dokulurken, kendimi diskolara giden gencler gibi hissediyordum. Turkiye'ye gitmemi engelleyen pislik gastrodan sonra kendimi iyice meyve ve sebzelere de vermistim. Antibakteriyel sivi jelleri bile kullaniyor, is arkadaslari arasinda dalga konusu da oluyordum bazen. ben ki hic huyum bile degildir, lenslerimi bile yillarca tozlu toprakli ellerimle cikarip geri takardim, sokaklarda ciplak ayak dolasirdim, iste booooyle el jelleri kullanmaya baslamistim.
Noel hediyesi olarak cakmaktasin babaannesinin aldigi montu bir kalkan gibi kullaniyor, usumuyor, terlemiyor, ruzgarlara gogus geriyordum.

Cuma aksami -20°lerde falan olsa gerek kendimi bi ara sokaklara atip, (bu sefer kalkanimi evde birakip, daha "chic" olan paltomu giydim :-/ )cok usuyup, evime geri dondum, isinamadim. Cumartesi fena degildim ama bogazim ufak ufak yokluyordu. Ama niyeyse bu sefer bir sey olmayacagini cok icten hissediyordum.

dun aksam eve geldim. bir elimde ayna, bir elimde fener, ac agzini mastika!
- AAaaaaAAAAAAaaaa
-aiiiiiiiiiiiiiieeeee!!!

ordaydilar, kucuktuler ama vardilar.ve hep boyle baslardi, simdi biliyorum ki iki gune feci farenjitim.
gelmis yine dostlarim. halbu ki nasil da emindim , nasil da bu kis gelmeyeceklerine inanmistim.
aksam 18.10 doktorda "rendez-vous".
simdi iddiasina giriyorum anjinimle, virutik mi bakteriyel mi?
bal mi antibiyokti mi?

nefret. simdiden bu gece nasil da uyuyamayacagimi, kulagima booyle vuracagini agrinin, nefes alamayacagimi, surekli donup donup duracagimi yatakta dusunuyorum.

acil sifalar.

lundi, janvier 05, 2009

yapma kardesim ya

BEYAZLAR, SIYAHLAR VE RENKLILER BIRLIKTE YIKANMAZ.
DIS MACUNU ORTASINDAN SIKILMAZ.
LENS SOLUSYONUNUN KAPAGI, KULLANILDIKTAN SONRA KAPATILIR.
EL YUZ YIKANIRKEN BUTUN BANYO SULANMAZ.

anlat anlatabildigine anlatabildigin kadar.
parama kiyip da sezondan alamadigim, indirimlerden altigim böööyle piril piril parlayan bembeyaz tisortlerimi sen al siyahlarla yika çakmaktas. kirk kere soyledim anlatamadim. bi laf dinletemedim. babaannesiyle bile konustum, lutfen dedim bir kere de siz soyleyin.
neyse efendim bu kadar gürültünün arkasindan geçen gün bi geldim; geriye artik ne kadar ikinci posta beyaz gomleklerim tisortlerim kalmissa yikanmayan, onlarda boyle bir renk atmis. allah allah diyorum mumkun olabilir mi? yani daha neyle yikar ki?
yikamis iste, bulmus, hem beyazlari bulmus, hem de siyahlari, atmis makineye. ben daha artik ne desem az. kavga gürültü koptu evde. yazarken bile icim bunaldi. yeter bu kadar.